« Önceki | Sonraki »

29/4/2008

İskender Pala’nın Aşkname’sinden Bir Hikaye

İskender Pala’nın Aşkname’sinden Bir Hikaye

               Uzun boylu, ay yüzlü bir kız vardı kasabanın birinde. Onun sevgisiyle herkes yolunu yitirmişti. İşi gücü dilberlikti, bez yıkarken saçlarını çözer, eteğini beline toplar âşıklarının gönüllerine ateş çalardı.

        Kemale ermiş, yaşını başını almış bir adam da Âşık oldu ona ve tez vakitte kemalini yitirdi, tecrübeli aklı deliliğe yaklaştı, yüzünün aşkıyla beli iki kat olup gönlü bela zinciriyle bir girdapta kaldı. Sonunda dayanamadı, kendini ona vakfetti, her işi onun için, her şeyi onun adına yapmaya başladı. Ücretle iş yapsa kazancını ona sunar, eline altın geçse gider o gümüş bedenliye verirdi. Bir gün genç kız kendisine dedi ki:

          -Yanışın her an biraz daha artmada, ama aşkta masraf ziyade gerek, sendeki sermaye yalnızca aşk olursa mutfak boş kalır, daha fazlaya gücün yetmezse geç bu sevdadan, davul dengi dengine demişler…

          -Sevgili, dedi âşık, bedeninde bir avuç ilikten, bir parça deriden başka bir şey kalmadı yolunda harcayacak. Bari beni sat da elde ettiğinle bir müddet daha hoş ol.

        Genç kız âşığını derhal Mısır’a götürdü, orada bir kürsü kurmuşlar, âdet etmişler, satıcı kürsüye oturur, kölesi ayakta durup müşteri beklerdi. Bir müddet beklediler. Adam hiç üzüntü göstermiyor, hiç boynunu bükmüyor, hatta müşteri çıktığı vakit baş gösterecek ayrılığı da aklına getirmiyordu. Bir adam gelip genç kıza sordu:

   - Şu ayakta bekleyen ihtiyar senin kulun mu?

   - Evet , benim kulumdur!..

      O sırada ihtiyar düşüp bayıldı. Adam pazarlık ile onu satın aldı ve kendine geldiğinde şehrin dışında bir mezarlığa götürdü. Meğer o adamın babası ölmüş, o da babasının ruhu için bir köle azat etmeyi ahdetmiş, ihtiyarı satın alması bundanmış. Mezarın başında zavallı ihtiyarı azat edip cebini de altınla doldurduktan sonra gönlünü şad etmek için dedi ki:

         -Diliyorsan ey ihtiyar, Mısır’da kal, malın eksilmez, seni gözetirim.

        -Dilersen de var git, çünkü artık hürsün, kendi kendinin sultanısın.

     İhtiyar teşekkür ederek genç kızın ardınca koşup yetişti ve altınları avucuna sayıp gönlünü alana yine gönlünü teslim etti. Dünyayı onun yüzünde apaydın görüyordu ve dedi ki,

       -A sevgili! Şu gönül, senin için satılmaktan aldığı lezzeti bugüne dek hiçbir şeyden almadı. Hele’ benim kulumdur!’ dediğin andaki saadetim,sanmam ki başka bir kimsede olsun!.. Haydi yine beni pazara götürüp mezada ko!.
      

          Aşkname ♥ İskender Pala

29/4/2008

Vahdet Vadisi

Vahdet Vadisi

Vâdî-i vahdet hakikatte makam-ı aşktır

Kim müşahhas olmaz ol vâdîde sultândan gedâ

Vahdet vadisi hakikatte bir aşk makamıdır. O makama varıldığı zaman, kimlikler kapıda bırakılır. Sultanmış, dilenciymiş hiç ayrım yapılmaz.

Vadi, geçit demektir. Makam ise varılan yerdir. Oraya ulaşmak için de çok yollar yürümek gerekir. Orası meşakkatli bir yoldur. Vahdet vadisine girildikten sonra artık aşk makamına merhaba denilecektir. Kişi vahdet vadisi için gittiği yolda kapıdan girebiliyorsa o makam, aşk makamıdır işte. Orada, ‘‘Sen kimsin? Mevkin, makamın ne? Ne iş yaparsın? Nereden geliyorsun?’’ gibi sorgulamalardan yoktur. Yani orada bekçiler bulunmaz. Kişi kendini vahdete ne kadar kaptırırsa, o nispette aşk makamında ilerlemeye başlar. Tasavvuf makamı Hakk’ın bir mazharı olarak –‘‘Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi istedim ve âlemi yarattım’’ kudsî hadis-i şerifinden- kâinatı hedef almıştır. Allahütealâ’nın var olan her şeyi kendisi için bir ayna hükmünde yaratıp o aynada güzelliğini seyretmesi ve o güzelliğin de bizatihi kendisinin olması. İşte kişi, vahdet vadisine girdiği zaman o güzelliğin bir parçası olarak yaşıyor demektir. Orada hayat öyle devam edecektir.

Aşk, gönülde hissetmek, birdenbire duyulan bir heyecanın peşinden koşmak, hayat anlam katmaktır. Bu beyitin sonunda kişi kendine şöyle sorabilir: Nereye gidiyorum? Hayatıma gerçekten anlam katıyor muyum? Çok net şöyle söylenebilir: Kişi sekiz saatini istirahata ayırırsa, geriye on altı saati kalıyor. On altı saat boyunca çeşitli dertlerinin, sıkıntılarının, ihtiraslarının peşinde hiç durmadan çalışıp didiniyor. Ve sonuçta baktığında her gün şunu söyler: ‘‘Bugün var olmak için, bir günü daha ben etim, derim ve kemiğim için harcadım.’’ Bunun müşahhas misali midedir. Kişi midesinin açlığını gidermek için her şeyi bir günde harcar. İyi de kişinin midesinden hariç doyuracağı bir zihni, dönüp bakacağı bir kalbi vardır. Yani insan, somut tarafının, etinin derisinin dışında bir de soyut, mücerret bir şeylerinin olduğunu düşünüp de, o on altı saatin içinde on altı dakikayı acaba gönlüne bakarak geçiremez mi? İnsan, gözüne bir kerecik olsun sevgisine, sevdiklerine, sevgililerine çevirip bunlarla yirmi dört saatin içerisinde, belki yirmi dört saniye yaşadığını hissedemez mi?

İnsan, zihin açlıklarını gidermese mutlu olamayacağını, gönlündeki açlıkları gidermese, yaşamının anlamının kalmayacağını bilmiyor mu? Oysa insan, yaratılışta yüzde elli maddeden yüzde elli manadan ibarettir. Fakat bugünkü çağda kişi manalarını terk etmiş, bağlamış, bir kenara koymuştur. Oysa kalbine bakıp oradaki bir pencereden bir yol bulabilse! Öyle bir hayat koşturmacası içerisinde ki, kendini sorgulayamaz olmuş. İşte bunun için Fuzûlî’nin bu beytinden sonra kişi şöyle sormalı; ‘‘Ben, gerçekten, burada ben olarak mı varım? Ben burada ben miyim? Ve nereye gidiyorum?’’

İskender Pala  ♥ Perîşan Güzeller

4/4/2008

Mecaz, hakikate mağlup düştü

-Kadınlar Günü'nün ardından-
Tamburi Mustafa Çavuş'un şehnaz buselik şarkısındaki "Küçüksu'da gördüm seni / Gözlerinden bildim seni" mısraları, aslında bütün macerayı özetlemekteydi.

Bir ömrün en müstesna aşk macerasını, kısa bir aralıkta gözlerini görüp de sevdiği bir güzel(lik) uğrunda harmanlayan, adını bile öğrenemeden dünyasına sökün edip gelen meveddetin hasrete dönüşen mutluluğunu, hüzün kılığında gelen sevincini veya firkat lezzetiyle hissedilen vuslatını bir hayal uğruna çoğaltan o eski zaman efendileri yok artık. Öte yandan, zamanımızın genç kız veya kadınları da uğruna şiirler yazılan, ömür boyu sultan itibarı gören, dillere destan aşklarla adları tarihe geçen nazenin ve zarif hanımefendiler olmaktan çok uzaklar. Peki, kimdir bu derinliğin kaybolmasından sorumlu? Erkekler mi, kadınlar mı?

Eski şairlerin anlattığı kadınlar, evet, itiraf ederiz ki birer hayalden ibaret idiler. Lakin o hayal kadınlar, ete kemiğe bürünmüş hemcinslerine yüksek bir itibar sağlıyorlardı. Erkekler daha yüz sene evvel gözünün renginden kadının saçlarını, serçe parmağından kolunu, topuklarına uzanan eteğinin bir savruluşundan endamını hayal ediyor, onu düşüncesiyle içinde çoğaltıyor, hayalhanesini binbir görüntüsüyle besliyor, zihnince ona fıstıki şallar giydirip soneler, gazeller eşliğinde pembe yaşmağını aheste aheste açmaya çalışıyordu. Yalnızca gözlerini gördüğü kadın (bunu tersinden söyleyelim; yalnızca gözlerini gösteren kadın) âşık ruhunda sonsuz bir ışıkla parlıyor ve her defasında farklı bir renk ve desen ile var oluyor, belki o hayallerle süslenerek ilahi bir varlık haline dönüyordu. Bu kadın artık tarihe karıştı. Şimdi her kadın, kendisini seven erkek karşısında "Ne kadınlar sevdim zaten yoktular" diyen Attila İlhan'ın dizesindeki o gizemli karaktere sahip olmak istiyor, bunun için çırpınıyor ama bir türlü başaramıyor.

Bir zamanlar şiirle anlatabildiğimiz o mecazlara bürünmüş hayal kadınını, bugünün erkekleri artık akıllarıyla tartıp realist kâr hesabıyla çarpıyor, bölüyor, topluyor, çıkarıyor ve nihayet gözleriyle didik didik edip tüketiyor. Kulaklar kadın sesinin bin bir türlüsüyle kirlenmiş durumda; gözler müstehcen reklam görüntülerinin istilası altında. Realite, bırakınız sıradan insanları, şairleri bile o mecazlara akseden büyüleyici görüntülerden, o terennümsaz seslerden mahrum bıraktı. Servi salınışlı güzeller çağı kapandı, yere pat pat basan genç kızlar türedi. Bugün, sigaradan kalınlaşmış sesiyle kadın, sokakları ve caddeleri kaplayan hayat mücadelesi uğruna peçesini kaldırmış, metrolarda ve çarşılarda tüketim hırsıyla şirretleşmiş, hatta amfilere ve dersliklere taşan seviyesizliklere düşmüş, velhasıl vapuru, otobüsü, dolmuşu, taksiyi, treni, uçağı herkesle eşit şartlarda doldurmuş, baş tacı edilen konumunu yitirmiştir.

Kadın, artık hayale kafa tutan bir çıplaklıkla karşımızda. Bir yarışçı gibi; kendisiyle, sokakla, billboardlarla, kurulu düzenle, modayla, eğitim sistemiyle savaşmakta ve çırpınıp durmakta. Bir zamanlar mecaz tüllerini üzerinden kovar ve gerçekliğini teşhir ederken bunları göze aldığının farkında değildi. Şimdi mecazın aldatamadığı gözlere hitap etmek ve en ufak kusurunu bile binbir hile ile kapatmak zorunda. Maaşının yarısını kozmetiğe, kıyafete, lükse yatırmasının başka ne sebebi olabilir ki?!..

Günümüz şiirinin kadın ve aşk konusunda -eski şaire nispetle- sığlığı hiç şüphesiz kadının baştan ayağa hakikat kesilme isteğiyle de alakalıdır. Eski şairlerin hayallerindeki cömert sözleri bugünün kadını boşuna aramaktadır. Başörtüsü konusunda bile hemcinsinin gizli bir tel saçına tahammül gösteremeyen kadın, aslında bu hazin sonu kendi elleriyle hazırlamıştır. İştah açan bir yemek ne derece maddi ise kendini o derece maddi görme eğilimindeki kadın da erkek hayalhanelerini dolduran mecaza geçit vermemekte ısrarcı görünüyor. Kendi gerçekliğiyle o kadar meşgul ki cinsiyetini istismar edenlerle neredeyse işbirliği konumuna düşmekte. Bu da onun erkeklerden göreceği hürmeti, itibarı, alakayı ucuzlatmış, menfaate indirgemiş ve en son çare olarak bir erkeği maddesiyle büyüleme gayretine hapsedip bırakmıştır. Galiba mecaz, hakikatten intikam almaya başladı.

Ne diyordu Tevfik Fikret: "Elbet sefil olursa kadın, alçalır beşer".

[MECNUN'UN LEYLA'SI]

Mecnun ne vakit Leyla'nın izine rastlasa dayanamaz, koşmaya başlardı. Yüzünün rengi safrana döner bedenindeki tüyler baştan ayağa diken kesilirdi. Vücudunu bir titreme kaplardı. Birisi ona dedi ki;

Leyla yokken senden yiğidi yok şu alemde. Sahralardaki aslanlardan da dağlardaki vahşilerden de korkmuyorsun. Ama Leyla'nın adı anıldı mı söğüt gibi titremeye başlıyorsun.

Dertli Mecnun boynunu büktü,

- Bakın görün işte, aslanlardan korkmayan kişi aşk aslanının karşısında nasıl sinmiş, dize gelmiş, bekliyor. Aşkın kuvvetidir bu, âşıklar da onun ayakları altına düşmüş karıncalar.

[BERCESTE]

Annesinden Leyla'ya öğütler:

Temkîni cünûna kılma tebdîl

Kızsın, ucuz olma kadrini bil

Her sûrete aks gibi bakma

Her gördüğüne su gibi akma

Sâye gibi her yere yüz urma

Hiç kimse ile oturma durma

Fuzuli

4/4/2008

Aşk üzerine

Eskiler sözü güzelleştirerek söylemeye çaba sarf ederler; bunu, yazacakları sözleri kalıcı kılmanın şartlarından biri sayarlardı.

Bu yüzden nesri de şiirsel söylemek, ona ahenk katmak ve anlatımı kuvvetlendirmek önemliydi. Cinas denilen sanat böyle doğmuş ve nesir ustaları cümlelerinin arasında ritm ve kafiye bulundurmayı önemsemişlerdi. Eskilerin cinaslı bir üslupla ortaya koydukları bu tür yazılara biz sonradan süslü nesir demişiz. Türkçe'de bu üslubun ilk temsilcisi Fatih çağının ünlü bilgini Sinan Paşa olup aşağıdaki metin onun Tazarruname (İÜ. Ktp. TY.1818, v. 92a.) adlı eserinden alınmış ve bir çevirinin(/yalınlaştırmanın) asıl metin karşısında ne kadar cılız durduğunu göstermek için karşılıklı verilmiştir:

İşarat-ı Evsaf-ı Aşk

Aşk âsâyiş-i cândur; aşk ârâyiş-i cihândur. Aşk nemek-i diyk-i vefadur; aşk hadîka-i ehl-i safâdur. Aşk hakîkat çerhınun ahteridür; aşk cân leşkerinün mihteridür. Aşk bir sultân-ı kâhir ü tîzdür ki alem çekicek birbirine urur vücûd ile ademi; aşk bir bî-karâr u şûr-engîzdür ki kadem basıcak şûr u gavgâya bırağur âlemi. Aşk bir cevher-i pâkdür araz sanman; aşk râhat-ı cândur maraz sanman.

Aşk bir mürgdur ki melâmet-i halk ona bâl olur; aşk bir devletdür ki idbâr-ı dünyâ ona ikbâl olur. Aşk bazarında câme-i dîbâyı bir habbeye almazlar; uşşâk mahallesinde nâmûs ile nâmı bir çöpe saymazlar. Âşık olanlar gayret ü ârı bırağurlar; dost isteyenler ol vakârı bırağurlar. Âkıl eydür: "Cübbe vü destâr hani?"; âşık eydür: "Hâne-i hammâr hani?" Âşık düğünden bîniyâz olur; âşık cihân içinde serfirâz olur. Aşk bir külüng-i pulâddur ki her vakit varlık binasın yıkar; aşk bir bennâ-yı üstâddur ki dâim yokluk sarayın yapar. Aşk bir derd-i mâderzâd olur; âşık iki cihândan âzâd olur. Ne vuslatda şâd u ne gamdan firârı olur; ne destinde sabr u ne pâyında karârı olur.

Âşık hemîşe belâkeş olur; dâim belâ içinde hoş olur. Âşık her dem sûz u şevkda olur; derd-i aşk içinde zevkde olur. Âşıka gıdâ belâ olur; âşıka safâ cefâ olur. Âşık ki yolunda merd olur; renci dârû vü râhatı derd olur. Beyt: "Dil ki bûy-ı aşkdan bîreng olur / Ehl-i dil katında ol dil seng olur". Dil bağında ki aşk gülü olmaz; bir bezme benzer ki onun mülü olmaz.

Aşk kıssa vü hikâyet olmaz; aşk-bâzî hadîs ü rivâyet olmaz. Âlem-i aşk âlem-i diğerdür, pâye-i aşk ondan bülend-terdür, ki her mesken ona menzil ola; veya onun mekanı bir avuç kül ola. Aşk bir makâm-ı vicdanîdür; cezbesi cezbe-i nûrânîdür. Aşk halk gözünde dîvânelikdür; aşk kendi vücûduna bîgânelikdür. Aşk ezel kadehinden bîhûşlukdur; aşk iki âlemi ferâmûşlukdur.

Aşk Üzerine Tanımlar

Aşk canın huzur, cihanın ziynet bulmasıdır. Aşk vefa azığının tuzu; gönülden anlayanlar için hazırlanmış bir bahçedir. Aşk hakikat göğüne yıldız; can ordusuna mehterdir. Aşk, öylesine kudretli ve hızlı savaşan bir sultandır ki sancağını çekip de yürüdüğünde varlık ile yokluğu birbiriyle çarpıştırır; aşk öylesine delifişek bir kargaşa adamıdır ki ayak bastığı yeri çoraklaştırıp kavgaya salar. Aşk pak bir cevherdir; onu araz sanmayın; aşk bir can rahatlığıdır, hastalık anlamayın.

Aşk bir kuştur ki halkın ayıplaması onun kanadı; aşk bir talihtir ki dünya zilleti onun açık bahtı sayılır. Aşk pazarında ipek kumaşlar bir arpa tanesi etmez; aşıklar mahallesinde itibar kaygısı veya şöhretin çöp kadar değeri olmaz. Aşık olanlar gayret ile namusu bırakırlar; sevgili peşindekiler elbette ağırbaşlılığı terk ederler. Akıllının sorusu "Hani rütbe ve makam?"; aşıkın sorusu "Nerde aşk meyhanesi?"dir. Aşık dünya eğlencesine dönüp bakmaz; bu yüzden başı dik dolaşır. Aşk tunçtan bir külünktür ki durmadan varlık binasını yıkmakta; aşk öyle usta bir mimardır ki (yıktığı varlık binasının yerine) daima yokluk sarayını yapmakta. Aşk, aşıkta anadan doğma bir derttir ki onunla kendini iki cihan kaygısından kurtarır; bu uğurda ne vuslat ile şad olup ayrılık derdinden kaçınır; ne sabır elde edebilir, ne ayağına dur durak bulunur.

Aşık bela çekmede devamlılık gösterir; çünkü bela ile hoş geçimdedir. Aşık her an yanış ve özlem içindedir; aşk derdiyle daima zevk içindedir. Aşık için (sevgilisiz) işret bir bela; eğlence de bir cefa olur. Aşık ki gidişatında mertlik üzeredir; sıkıntıları zehir, rahatı ise dert sayılır. Beyit: "Gönül ki aşk kokusuyla kendinden geçip sarhoş olmuyorsa; ehl-i diller katında o gönlün taştan farkı yoktur". Aşk gülü açmamış bir gönül bahçesi; şarabı olmayan bir işret meclisi kadar beyhude ve yavandır.

Aşk masal veya hikaye değildir; aşk oyunu anlatıl(a)maz, rivayete gelmez. Aşk alemi başka bir alemdir; aşk payesi ise ondan da yüksektedir; öyle ki sıradan bir mekana gelip konabilir; hatta bir avuç külde bile vatan tutabilir. Aşk vicdana ait bir makamdır ve cezbesi de nurani bir cezbedir. Aşk avamın gözünde bir delilik ve kendi kendisine (kendi varlığına ve varlık alemine) yabancılıktır. Aşk, ta ezeldeki kadehin sarhoşluğudur ki aşık, bu dünyayı da, öte dünyayı da unutmuştur (vesselam)!..

[BERCESTE]

Aşk kim ruha gıdadır ne yenir ne yutulur

Bir demir leblebidir çiğneyene aşk olsun

Şinasi

25/3/2008

Cihân-ârâ ol Leyla mecnûnun cünûnudur

     Cihân-ârâ ol Leyla mecnûnun cünûnudur
Çöl bağrında buz tutan gönlünün efsûnudur

Leylâ ki nazar etse gökler yerle öpüşür
Ay halden hâle geçer, med-cezir: sürûrudur

Güneş yanar kor olur ateşlerle uyanır
Geceler ki Leylâ’sız ol Şems’in kâbûsudur

Mecnûn meftûn olmaz mı çölde deniz kızına
Leylâ ki onun için yerin göğün nûrudur

Mecnûn gülzâra meftûn, Leylâ’nın tebessümü
Leylâ iftihâr eder, Mecnûn ki gurûrudur…



Leylâ, Mecnûn’un Lât’ı ve şefaatçi putu
Mecnûn, Rabbın Leylâ’ya üfürdüğü rûhudur

Leylâ çölün ateşi, Mecnûn’u yakar mı ki
Mecnûn Leylâ’nın zılli, Hârut’la Mârut’udur

Mecnûn’un içi sahrâ, adîm-i nûr semâvât
Leylâ ki reh-güzâr-ı, elinde fânûsudur…



Leylâ ki Züleyha’dır, kalbi zindanda atan
Mecnûn, Leylâ’nın râz-ı, ışreti, fücûrudur

Mecnûn bir Nûh’u sânî, aşkı baştan yaratan
Leylâ ki bir Havvâ’dır, Âdem’in kusûrudur

Leylâ yapar hak bozar, hak kurar Leylâ yıkar
Mecnûn’a düşen enîn ve rûhun dümûrudur…


Keder aşkın kaderi, ilâhi kânûnudur
Leylâ ve Mecnûn, keder ve kaderin kuludur…