leylimecnun

25/2/2009

ah mİne-LaŞk..!


4/1/2009

ben “tehcir” ettim, itiraf ediyorum, özür diliyorum.

 ben “tehcir” ettim, itiraf ediyorum, özür diliyorum

Sen, en başında bizden teşekkür istemiştin. Kesin ve mutlak bir “hamd”i telkin etmiştin. İnsan olmanın ilk şartıydı şükran duymak. Hak etmediğim ve doğar doğmaz gördüğüm tüm iyilikler için minnettar kalmalıydım. Hakkını veremeyeceğim lütuflar karşısında mahcup olmalıydım. Hiç kimsenin anmadığı bir şey bile değilken, itibarlı ve onurlu bir insan olarak var edildiğime hayret etmeliydim. Hiç ummadığım halde, istemesini bile bilemeyeceğim onca güzelliğin verilmesini az görmemeliydim. Hayrete düşmeliydim varlığım karşısında. Parmak uçlarıma bakıp şaşırmalıydım. Kirpiklerimin her biri için her gün yeniden sevinmeliydim. Akıl sahibi oluşumu, sevecek, sevilecek, sevinecek, sevindirecek bir kalbin göğsümde hiç emek vermeden çırpınışını fark edip yüzüm yerde, hep mahcup gezmeliydim. Ama ben varlığımı kanıksadım. Yok saydım elimdekileri ve ellerimi.. Hayret borçlanmaktan uzak durdum. Minnet duygumu kovdum içimden. Bana hatırlattığını unuttum. Uyarını sürgün ettim kalbimden. Hicret ettirdim yanımdan yöremden. “Tehcir”im için özür diliyorum.
***

Minnetim “âlemlerin Rabbine” olmalıydı, senin dediğine göre. İlle de “âlemlerin Rabbine.” “Müslümanların Rabbine” değil. “Türklerin Rabbine” de değil. “ Benden yana olanların Rabbine…” hiç değil. Âlemde ne varsa, ne haldeyse, hepsinin varlığı için minnettar olmalıydım. Âlemde kim nefes alıyorsa, ne haldeyse, nasıl giyiniyorsa, nasıl inanıyorsa, nerede yaşıyorsa, nasıl düşünüyorsa… hepsinden her halinden memnun olmamı, hatta müteşekkir olmamı bekledin. “Elhamdülillahi Rabbil âlemîn” dediğimde, “bölücü olmayacağım” diyordum. Ayırımcılığa karşı duracağıma söz veriyordum. Müslüman olsun olmasın, inansın inanmasın, Türk olsun, Kürt olsun, Ermeni olsun, Rum olsun, günahkâr olsun, masum olsun, herkesin âlemdeki varlığını, var olduğu şekliyle kabullendiğimi, “gel, ne olursan ol, gel!” içtenliğiyle beyan ediyordum. Zoraki değil, hoşnut kalarak. Onları , o halleriyle var eden Rabbime teşekkür borçlu olacak kadar memnuniyetle… Ama ben senin adını dışlama aracı eyleyebildim. Seni dinleyerek yaşayanların bölücü/ırkçı/dışlayıcı diye görün(tülen)mesine tanık oldum. Gerçeğe teslim oluşumu, yani Müslüman oluşumu taraftarlığa indirgediğim oldu. Meğer sözlerini dilime aldığım halde, kulağımdan uzak etmişim. Kulağıma değdirsem bile, kalbimin kapısından içeri sokmamışım. Ruhsuz ezberlerin, resmi okumaların yüzüne yazmışım hatırını. Hayatımdan göç ettirmişim seni. Tehcirim için özür diliyorum.
***
***
Sen “açıkça” beyan ettiğin halde, ben kendi anlayışımın darlığını senin anlatımının darlığına yordum. Sen tekrar tekrar anlatacak kadar şefkatle aklıma tenezzül ettiğin halde, ben kendi kavrayışımı küçültüyormuş gibi yaparak, senin anlaşılırlığını küçümsedim. Yüceltme görüntüsüyle aşağıladım seni. Büyük bilme bahanesiyle küçülttüm varlığını. Anlaşılmaz ve erişilmez yaparak, aklımın sahasından dışarı attım sözlerini. Soğuk ve sessiz duvarlarda yüksekçe yerlere asarak, hürmet ediyormuş gibi yaparak, sözlerini nefesime dolamaktan, anlamını kalbime indirmekten kaçındım. Terk ettim seni. Hiç kulak asmayarak, el üstünde tutmayarak, canlı ve heyecanlı sohbetlerime çağırmayarak, kapı dışarı ettim seni, ciddiye almadım. Göç ettirdim günlerimin gündeminden. Tehcir ettim aklımın odacıklarından seni. Özür diliyorum.
***
Bir elde yazılı olduğun kâğıtlar, diğerinde otomatik silahlarla çekilen sarıklı sakallı cübbeli insan pozlarını milyonlarca kez çoğalt(tır)anlara itiraz etmedim. Senin sayfalarını, kaçırdıkları rehinelerin arkasına iri iri yazarak “kerîm” ve “aziz” olan adını dehşetle, korkuyla, terörle andıran çaresizlere tavır almadım. Sahip çıkmadım itibarına. Rahmeti ve merhameti, huzuru ve barışı müjdeleyen mesajlarının insafsız körlüklerin dizi dibine savrulmasına, amansız sağırlıkların ayakları altında ezilmesine razı oldum. Sokağa terk ettim seni. Nefeslerimin sıcağından mahrum bıraktım diri hecelerini. Varlığın evinde başköşede kurulmuş idrak sofralarına oturtmadım seni. Kıyıda köşede sabahlattım kelimelerini. Kentimin meydanlarında ağırlayamadım seni; köprü altı yoksulluklarına ittim söylediklerini. Kendimin kalabalığına çağıramadım seni; mezar taşı aralarına kıvrılmış hüzünlere yakıştırdım vesikalık resmini.. hayat bahşeden sözlerini hayatın şahdamarından dışarı akıttım. Ölülerin yanı başına sürdüm seni. Tehcirim için özür diliyorum.
***
Sana bunca ettiklerim karşısında utanıyorum. Özür dileyecek dilden bile yoksunum. Seni bize diri nefesiyle, hayata çağıran sesiyle, bizi diriltmek için getiren Rahmet Elçisine (asm) “Ya Rabbi, benim kavmim bu Kur’ân’a [devri geçmiş], [hayattan kovulmuş], [gündemden uzak tutulmuş], [yaşama alanlarından sürgün edilmiş], [tehcir edilmiş] mehcûr bir kitap muamelesi yaptı” diye sitem edeceği o günden korkuyorum. [Bak. Furkan, 30] Seni tehcir ettiğim için, senin tehcirini başka tehcirler kadar özür dilenir görmediğim için senden bin kere bin kere özür diliyorum ey Kitab’ım.
                                                                                                           SENAİ DEMİRCİ

15/11/2008

YUSÛF GÖMLEK VE ZÜLEYHÂ

   YUSÛF GÖMLEK VE ZÜLEYHÂ
kuyudan çekilen bir hayat
aşkı bulan. yüreğini kanatan
on bir kardeşin. ihanet hatırası
kekeme gözlerle büyüleNdiğin rüyâ 1
ve pişmanlığıyla Çölü yürüyen kervan


tuttu iki eliyle zaman mütebessim yüzlerden
avuçlara kapanan sıcak / öyle merhamet


kimdi şem sunan kör akşamına
yakûb’un. nasıl biterdi umudu her gölgeden
aşk hangi bereket.ten dökülürdü sofraya


ve kesilen el.lerinde yırtılan gömlek 2
zindana atılan güzelliğindi. yalnızlık. dağıL!
lükmenin ışığında kuruttuğumuz yazı
tenha harflerin koRkusuna. bahar gelecek
yaramıza müptela / münzevî Solgun çiçek


defne sanıyor kendini kadifeden açelya
kırsa da dilini acemi âşık. her gün âh
kaç nil kurutacak bu yanan yürek
                        ve kalbi üşüyen kurak


parçalanır sûret dokunulmadan aşka
                       öpmekle ölmek arasında
kavlini dâra çeken bir sükutla göç


gülümseyen hicrete yaslandı ömür
ayak izinde. ne çok küskün kum ve vaha
söyle çöl / kırık aynada hatırlanan hikâye 3
yusûf mu aşk yoksa aşk mı züleyhâ
                                  / rüyâ için/de rüyâ

___________________

1
ay ve güneşle secdeye kapanan. yıldızlar
neden söndü. içimizde. bitmeyen kenân

2
giydiğin hangi gömlekti yusuf
Yaralanan kalbine. dudak payı bırakmadan
züleyhâ’nın aşkını kanatıyor hüsn

3
şimdi bütün kuyular kandan gözyaşı
hasreti tartamayan terazi ve üç dirhem
muhabbetten Taşırdığımız şiir
bir sultan bir gömlek ve cennet aynası irem




MEHMET ŞÂMİL

yolcu dergisi

15/11/2008

Fatma: Kalbi kıyamda...

       Fatma: Kalbi kıyamda...
Yürüyebilseydi, bu kadar yakınıma gelebilir miydi? Tutsaydı ayakları, adım atabilseydi meselâ, gönlümüze bu kadar teklifsiz girebilir miydi? Kasları o amansız kıpırtısızlığa doğru eriyor olmasaydı, kaçıp gider miydi yoksa bizim gibi? Çağrıldığı yerden uzakta mı gecelerdi avuçları? Beklendiği köşelerden ıraklara mı düşerdi sesi, nefesi? Kalkabilseydi tekerlekli sandalyesinden, terk eder miydi tercihe en lâyık yerleri?
Köşesinde oturuyor Fatma. Buruk bir şiir gibi. Epeydir eski kapakları arasında mahcup bekleyen sahaf kitabı gibi. Dağ başında bir koyakta unutulmuş bir göze sanki. Dupduru. Zayıf. Ama kaynıyor. Akışıyor. Yolunu ancak garip aşıkların bildiği bir dağ evi gibi. Sadece kuşların bildiği adresinde. Oturuyor. İnsan aklının varlık üzerindeki duruşunu temsil edercesine…
Dini lüzumsuz bilgilere boğan, gereksiz ayrıntılarla bulandıran, kul ile Rabbi arasına çetrefilli cinnetler sokan, Kitab’ın duruluğunu tuhaf tekniklerle bulandırmaya yeltenen “çok bilmiş”gillerin Fatma’nın ümmiliğinden öğrenecekleri çok şey var… Utanmayı unutmamışlarsa, benim gibi yüzlerini yerde saklayacakları kesin. Çok şey bilmenin o metal kabını kırıp kalplerine azıcık nefes aldırabilirlerse, göz yaşlarının gecikmişliğine yanacakları kesin.
İstanbul’u tarif ediyor Fatma… Bin bir zahmetle, sadece bir kerecik geldiği İstanbul’un kalbine ilk görüşte giren o: “Çok sıcaktı. Bir de nem vardı. Sanki terliyordu İstanbul. Tabii ya, içinde Eyyub Sultan yatınca, Fatih’ler yatınca, sen olsan sen de terlersin…”
Tarif edemediğim o ses o sabah çağırınca, Berat (Demirci) hocamın közlenmiş mantarlı kahvaltısını bile gözden çıkarıp köyüne kadar vardık. Annesi karşıladı kapıda. Hiç şaşırmadı. “Biliyordum sürpriz yapacağınızı.” dedi. O köşede, kitapları yanı başında, mealiyle okuduğu Kur’ân’ı başucunda karşıladı bizi Fatma. Nasılsa bilemez de ben de araya nasihat sokuştururum diye sorduğum sorulara verdiği karşılıklar, benim ve dostlarımın dilini bir anda felç ediverdi. Sustuk ve ağladık sadece. Konuşmaya mecalim olduğunda, Fatiha’dan açtım bahsi: “-‘Din’ ne demek Fatma?” “-‘Borç’ demek hocam.” “-‘Din günü’ peki?” “-Herkesin borçlu olduğu gün… Herkes borç içinde. Her an her şey her şeyden borç istiyor, borç alıyor. Herkes borçla var oluyor. Ödünç yaşıyor.” “-Öyleyse ‘Mâlik’ ne demek söyleyebiliriz artık…” “-Kimseye borcu olmayan. Herkesin borç aldığı. Herkesin varlığını ödünç aldığı… Asıl Sahip.” “-Demek ki, kim kime ne veriyorsa hepsi O’ndan alıp da veriyor. Şu ‘borç günü’nde hepimiz her teşekkürü O’na borçluyuz. Yani… Elhamdülillah…”
Bütün şarkıları yarım bırakıyor Fatma’nın sesinde saklı o yumuşacık bilgelik. Sözlerin hemen hepsi kuru kalıyor içine doğru kanayarak büyüttüğü hikmet deryasının yanında. O da bildiğimiz gençlerden işte. Tek farkı, yürüyememesi. Sadece 22 yaşında. Onlu yaşlarından bu yana giderek gücünü kaybeden kaslarıyla fiziksel olarak hızla yaşlanmanın dramını yaşamış. Önce ayak uçlarına basa basa da olsa yürümeler. Sonra dizlerinde zorlanmalar. Gençleştikçe ihtiyarlama. Çaresiz oturup kalma. Yaşı ilerledikçe aczin arttığı o ihtiyarlık günlerini gencecik yaşında tamamlamak nasıl bir duygu olsa gerek?
Ayrılırken, tembihledim. “Sana gelen herkese her gün sadece bir ayet bir de hadis anlatacaksın.” İtiraz etmedi. Fırsat bulduğumda ben de alıyorum ayet ve hadis haberlerimi Fatma’dan. En son “Bugünkü ayetiniz Kevser Sûresinin hepsi olsun…” dedi. Fizik Tedavi seansını bekliyordu. Araya tarif edemeyeceğim tatlılıktaki o gülüşünü kattıktan sonra ekledi: “Benim Kevser’im annem! Ya sizinki?” Durdum sadece. Sustum. Göğsüme doğru iniveren soğuk hançeri bir yerinden yakalamaya çalıştım. Nasıl gafletti bu? Onca yıl oku oku da, bir kere olsun “Sana Kevser’i verdik…”diyen Rabbinin sözünü üzerine alınma… Neydi sahiden Kevser’im benim? Neydi?
Fatma’nın ziyaretine birlikte gittiğimiz sevgili dostum Ahmet Bulut, Hilal TV’deki Namazla Diriliş programında yayına bağlayınca en sık gördüğü rüyayı anlattı Fatma. Program konuklarını da seyircileri de gözyaşlarına boğan rüyayı belki ben hiç göremeyeceğim: “Namaz kılarken kıyama kalktığımı görüyorum hep. Uzun uzun kıyamda duruyorum. Namazı kıyamla kılınca kendini önce rükuda, sonra secdeye doğru küçülttükçe küçültüyorsun.. Öyle güzel oluyor ki… (O tatlı gülüşler giriyor araya yine.) Sanki Rabbim beni sevindirmek için rüyamda hep ayağa kaldırıyor…”
Söz verdim. Ben de kıyamlarımı uzun tutacağım… Hem sadece kalıbımı değil kalbimi kıyama kaldıracağım.

2/9/2008

SUYUN –elem HALİ: GÖZYAŞI

SUYUN –elem HALİ: GÖZYAŞI

Bir alev halinde düştün elime

Hani ey gözyaşım akmayacaktın?

Orhan Seyfi Orhon

Hani Refref Süvarisi’nin sözüdür: ‘‘Hiçbir damla yoktur ki o, Allah katında O’nun korkusuyla dökülen gözyaşı damlasından veya Allah yolunda akıtılan kan damlasından daha makbul olsun.’’

            Gözyaşına ne diyebilirim ki!.. Dizi dizi şiir desem haksızlık olur; tane tane inci desem yetersiz kalır. Akın akın yabanlara giden de, uzak uzak sevdaları yakın eden de odur çünkü… Sevgilinin geleceği yolları sulayıp süpürmek içindir o; sultanlar ayağına düşürmek içindir.

            Bütün boşluklarını o doldurur ömrümüzün… Söylenmedik sözler yerine o vardır yanımızda. Sevdaya dair yeminlerden sonra ve gülleri saran dikenlerden önce o vardır. Zamandan geriye düşmüş acılar için, manada biçimleri yitiren sancılar için; aynalarda eriyen sırlardan taşarak, ucu kıyamete çıkan asırları aşarak; gerçekten daha gerçek kelamlarda, ve Güzeller Güzeli’nden vuslat müjdeli selamlarda hep o vardır, hep o vardır…

            Bir gözyaşı, gül mevsiminde güle karşı akarsa aşk olur adı; sevgiyi damıtır en derin yerinden. Suçlardan sonra tenha gecelerde akarsa tövbedir tadı; gönülleri arıtır en kara kirinden. Bir gözyaşı, bir cevherdir, ateşten kaynayan. Özü sudur ama avuçta bir yalım, gönülde bir yangın olur. Bir ateştir aslında o, dumanı ah ile çıkan. Onun içindir ki yıkayarak yakar, yakarak yıkar. Arıtır ve eritir; temizler ve gizler… Fazilettir, diyettir… Bu yüzden denilir ki, gözyaşı yiğitler kârıdır ve civanmertler vakarıdır.

            Şaire unuttuğu mısrayı bir gözyaşı hatırlatır, şehrazat acılarını gözyaşıyla anlatır. Sancılı damarlarda ölümcül çılgınlıkları gözyaşıdır okuyan ve toplasanız gözyaşlarını âşıkların, dalgalı bir deniz olur. Gözyaşı ki, kişinin kendisiyle kavgasının sonunda akarsa tomur tomur mercandır; ve eğer pişmanlıklarla tartılırsa mübarek bir heyecandır.

            Ağlamayı ibadet sayan bir medeniyetin çocuklarıyız biz. Çünkü ağlamak Hakk’a tevazu göstermenin şiddet halidir. Üstelik tıbben de yararlıdır. En azından ülserin koruyucu hekimi sayılır. Ağlama esnasında gözyaşıyla birlikte salgılanan ‘‘lyzozyme’’ adlı maddenin vücuttan atılması sağlıklıymış. Aksi takdirde kanda kalırsa mideyi tahriş edermiş. Ve kadınlar sık ağladıkları için pek ülser olmazlarmış.

      Şaire kulak verelim yine:

           Tohumu eken bilir

           Gözyaşın döken bilir

           Gül kadrin diken değil

           Çileyi çeken bilir

      Ve Karacaoğlan’ı analım o muhteşem dizesiyle:

           Değirmenler döner çeşmim yaşından

      Sonra da Asaf Halet’in ‘’He’’ trajedisine kulak kabartalım:

          Vurma kazmayı, Ferhâaaad, He’nin iki gözü iki çeşme, Âaah (…)

          Kasrında şîrîn de böyle ağlıyor, Ferhâaaad

Dört GüzellerKırmızı gülİskender Pala

« Önceki —